Bugun...
evden eve nakliyat evden eve nakliyat firmalari esya depolama sehirlerarasi nakliyat replika saat


Levent Gültekin: 'Kara Cuma'

Levent Gültekin: 'Kara Cuma'
+ -

 

LEVENT GÜLTEKİN

 

Geçen hafta cuma günü yazarlık hayatımın en tatsız, en talihsiz; ruhumu yaralayan, yaptığım şeyden utanç duyduğum bir gündü. “Benim Kara Cuma’mdı” diyebilirim. Ne oldu? Nasıl oldu? Ne yaptım? Hepsini tane tane anlatmak istiyorum.

24 Haziran Türkiye için bir kader seçimiydi. Çünkü çocuklarımızın, sizin, bizim hepimizin geleceğinin belirleneceği bir seçimdi. Sanki adil bir seçim yapılıyormuş gibi şarkı, türkü, halay eşliğinde ülkede tek adam rejimi kuruldu. KHK’larla ülke tek bir kişinin isteği ve arzusuna göre yeniden şekilleniyor.

Hal buyken bu gidişatı engellemekle sorumlu olan muhalefet yaptığı yanlışlarla hem gidişatı engelleyemedi hem de seçime büyük bir meşruiyet kazandırdı. Milyonlarca insan gecesini gündüzüne kattı. Sandık başlarında sabahlara kadar nöbet tuttu. Muhalefetin, gidişatı bu sefer durduracağına dair umut besledi. Ve bu antidemokratik şartlarda yapılan seçimi küçük bir farkla Erdoğan kazandı. Seçim gecesi ortaya çıkan tablo, muhalefetin dağınıklığı, amatörlüğü…

Üstüne üstlük çıkıp toplumu rahatlatacak, umudu, direnci diri tutacak tek bir açıklama da yapmadılar. Muhalefet beceriksizliği ile toplumda ‘Erdoğan çok güçlü, artık kimse onu yenemez’ algısının yer etmesine neden oldu. Bu da yetmezmiş gibi kendi başarısızlıklarını örtme çabasıyla “Yarıştık adam kazandı ne yapalım” diyerek bu sürece akıl almaz bir meşruiyet kazandırdılar.

O gün en çok umut bağlananlardan biri de Muharrem İnce’ydi. Seçim sürecinde “Sakin olun her şey kontrolüm altında en küçük bir yanlışa izin vermeyeceğim” diyen biri seçim gecesi çıkıp bir cümle etmemişti. Üstelik ertesi gün kamaralar karşısına geçip “10 milyon fark var ne yapayım?” diyerek esasında yüzde 2’lik farkı devasa bir fark olarak gösterdi. İşte bunların toplumda yarattığı bir umutsuzluk var. Korkunç bir karamsarlık hakim. O geceye dair açıklanamayan, izah edilemeyen karanlık noktalar bu umutsuzluğu büsbütün artırdı. Umutsuzluğu dağıtmak,, durumun muhalefetin anlattığı gibi olmadığını topluma göstermek, direnci, umudu yeniden sağlamak amacıyla kendimce bir çaba gösterdim. Çok güvendiğim bir muhalif siyasetçi bana ‘Muharrem İnce’nin o gece biraz fazla alkol aldığını ve o nedenle çıkıp açıklama yapamadığını’ söyledi. Burada mesele Muharrem İnce’nin alkol alması değil. Kimsenin ne yediğiyle ne içtiğiyle, nasıl yaşadığıyla, ne giydiğiyle, neye inanıp neye inanmadığıyla ilgilenmem.

Fakat bu davranışı büyük bir sorumsuzluk olarak gördüm. Bu iddiayı duyduğumda önce inanamadım. Emin olmak için başka insanlarla konuştum. Sorduğum herkes “Evet, doğru, biliyoruz” dediler. Bir de fark ettim ki gazeteciler, yazarlar, siyasetçiler… herkes normal bir şeymiş gibi bunu konuşuyormuş. Böyle önemli bir günde nasıl böyle sorumsuz davranırlar duygusunun yarattığı öfke ile bunu kamuoyu ile paylaştım. Bunun ardından CHP’den çok saygı duyduğum bir siyasetçi aradı.

Aklımın havsalamın almayacağı şeyler anlattı. Muhalefetin el birliği ile seçimi Erdoğan’a nasıl verdiğini, yapılan ayak oyunlarını, ‘Muharrem İnce kazanırsa partideki konumumuzu kaybederiz’ endişesiyle Muharrem İnce kazanmasın diye kimi siyasetçilerin yaptıklarını, rakamlarla, somut verilerle anlattı. Ve içki meselesini de bunların ortaya attığını söyledi. Bir anda kendimi büyük bir bataklık çukurunun içinde hissettim. Sahici bir umut ve yaklaşım oluşturmak için gerçekler üzerinden konuşalım düşüncesiyle hareket ederken istemeden bir yanlışa düşmüştüm.

Ülkeye iyilik yapayım derken bir insana kötülük yapmıştım. Ortada çok kirli bir oyun vardı ve ben bilmeden o oyuna dahil olduğumu fark ettim. “Zavallı ülkem” dedim. Bir tarafta kişisel hırsı ile ülkeyi tek adam rejimine sürükleyen bir iktidar, diğer tarafta böyle bir anda bile kişisel makam, konum derdi ile hepimizin yaşamını, ülkenin kaderini hiçe sayan muhalefet vardı. Ardından Muharrem İnce aradı.

Büyük bir olgunlukla, “Konuşmamı dinlediğini, çok üzüldüğünü ve içki meselesinin yalan olduğunu” söyledi ve seçim sürecinde yaşadıklarını anlattı. Bir tarafta “Evet ben gördüm alkollüydü” diyen güvendiğim insanlar, diğer tarafta “Hayır, bu bana atılan bir iftira” diyen bir insan vardı. İspat edecek durumda olmadığım için Muharrem İnce’nin söylediğini doğru kabul etmekten başka seçeneğimin olmadığını gördüm. “Dur bakalım” deyip yanlışımı sürdürmedim. Hemen özür diledim ve yaptığımın yanlış olduğunu açıkladım. Evet benim yaptığım büyük bir hataydı, yanlıştı, düşüncesizce bir davranıştı. Yazarlık yaşamımda ruhumu yaralayan, beni utandıran, kendime olan saygımı zedeleyen en önemli yanlışımdı. Bütün çabamın tek bir amacı var: Bu ülke huzurlu olsun, mutlu olsun. Herkesin özgürce, dostça; eşit, refah içinde yaşadığı bir ülke olsun. Bunun için yazıyorum, bunun için şehir şehir dolaşıp konferanslar veriyorum. Bunun için bütün riskleri göze alarak bildiğimi, gördüğümü söylemekten imtina etmiyorum. Ama tüm bunları yaparken ne kadar hassas olsak da ne kadar dikkatli davransak da hata yapmaktan kurtulamıyoruz. Burada bütün Türkiye’yi düşünüyorum diye bir insana haksızlık edemem. Eski ‘Dava içinde her şey mubahtır’ anlayışını çoktan bıraktım.

Şimdi insanların benim düştüğüm hatayı büyütmeleri bu hatamdan dolayı duyduğum pişmanlığı küçültmeleri de aslında kendi problemidir. Şimdi kendi dünyamda büyük bir açmazla karşı karşıyayım. Ya susup kenara çekilmek ya da bu karmaşık ortamda hataya düşmeyi de göze alarak çabalamaya devam etmek. Çünkü siyaset ucundan, köşesinden bulaşan herkesi bir şekilde kirleten bir bataklığa dönüşmüş durumda. Ne kadar dikkat etsek de hassas davransak da kirlenmekten kurtulamıyoruz. Kendimi bir Hırvat gibi hissediyorum! Bosna’nın bilge lideri Aliya İzzetbegoviç bir gün savaş meydanında askerlerini toplar ve şöyle der: “İçimizde en zor durumda olan, bize yardıma gelen Hırvat dostlarımız. Çünkü onlar bize yardım ettikleri için Hırvatlar arasında davayı satan hain muamelesi görüyorlar. Siz ise onlara acaba niye buradalar diye şüphe ile bakıyorsunuz.” İktidar olan arkadaşlarımın yanlışlarına itiraz etmek için yazarlığa başlamıştım. Ülkenin aleyhine olan söz ve davranışlarını toplumdan gizledikleri yanlışlarını, ikiyüzlülüklerini açıktan tartıştıkça bana ‘düşmanın değirmenine su taşıyan’, ‘davayı satan hain’ yaftası vurdular. Böyle yaptığım için bütün arkadaşlarım selamı sabahı kesti. O zaman onlara da söyledim: Artık mahalleler yok Türkiye var. Düşman kampın mensupları değil, hepimiz bu ülkenin evladıyız. Ülkemiz kötüye giderken inancımızı, mahallemizi, ideolojilerimizi koruyamayız. Çünkü ülke yaşanabilir olmadıktan sonra geriye kalan hiçbir şeyin bir anlamı yok.

Bu amaçla benim arkadaşlarım, benim mahallem, eski davam demeden AK Parti iktidarının yaptığı yanlışları yazmaktan, anlatmaktan bir milim bile geri durmadım. Taraf tutmadan İslamcıları, AK Parti iktidarını eleştirdiğimde beni “Helal olsun” deyip göklere çıkaranlar eleştirilerim kendilerine yöneldiğinde, “Zaten geldiğin yer belli, kim bilir niye geldi buraya” diyerek acımasızca yükleniyor. Nereden geldim? Nereye geldim? Ne yapıyorum? Bir düşman kampından başka bir kampa mı geçtim? AK Partilileri eleştirdiğimde ‘davayı satan hain’, muhalefeti eleştirdiğimde ‘eski mahalle refleksleriyle hareket eden kurnaz’ muamelesi görüyorum. Ülkeyi bir bütün olarak göremeyenler benim Türkiye’yi bütün olarak görmemi anlayamıyorlar. Mahallelerden çıkıp Türkiye’yi düşünmemiz gerekiyor. Tek söylediğim bu. “Muhalefet eleştirilerinle iktidarın değirmenine su taşıyorsun” diyorlar. Ne yapayım? Başka birine yarayacak, benim yaptığım bir eleştiriyi alıp kullanacaklar diye ülke aleyhine gördüğüm bir yanlışı söylemekten imtina mı edeyim? Gerçeği söylemek için kimin işine yarayıp yaramadığına mı bakacağız? Bu ahlaki bir tutum olur mu? İslamcıların, yanlışlarının üstünü örtmek için sığındığı ‘Kol kırılır yen içinde kalır’ anlayışına isyan ederek başlamıştım yazarlığa. Onlardan gelen bu sorunlu anlayışı kabul etmedim ama muhalefetten gelince teslim mi olayım? Ülkemizi yıkıma götürecek süreçte sorumsuzca davranan bir muhalefet var. Bu sorumsuzluğu kamuoyuyla paylaşmak mı yanlış yoksa iktidar bunu kullanır endişesiyle susup muhalefetin bu sorumsuzluğu sürdürmesine seyirci kalmak mı yanlış? Hangisi? Muhalefet işini düzgün yapsaydı, ayak oyunları ile birbirinin kuyusunu kazmasaydı, gidişata esaslı bir strateji ile karşı dursaydı ülke buralara gelir miydi? Tekrar edeyim: Mahalleler yok Türkiye var. Düşman kampın mensupları değil hepimiz bu ülkenin evladıyız. Birbirimizi hasım, düşman, öteki görmekten vazgeçmeliyiz artık. Üzgünüm. Hem ispatı olmayan bir bilgiyi yaymış olma hatasına düşmekten dolayı üzgünüm hem de kutuplaşmış ‘biz ve onlar’ ayrımına teslim olmuş bir toplumda arada kalmış olmaktan dolayı üzgünüm.




Kaynak: diken.com.tr

Bu haber 2721 defa okunmuştur.

YORUMLAR

Henüz Yorum Eklenmemiştir.Bu Haber'e ilk yorum yapan siz olun.

YORUM YAZ



İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER HABERLER
Metin 2 TR
FOTO GALERİ
ÇOK OKUNAN HABERLER
VİDEO GALERİ
SON YORUMLANAN HABERLER
SON HABER YORUMLARI
YUKARI