Levent Gültekin Yazdı: Her şey güzel olacak, ama nasıl?

Levent Gültekin Yazdı: Her şey güzel olacak, ama nasıl?

Esas mesele ülkenin referandumla girdiği bu karanlık tünelden daha büyük felaketler yaşanmadan nasıl çıkacağı meselesi.

10 Mayıs 2019 - 03:47

LEVENT GÜLTEKİN

acikcenk@gmail.com

@acikcenk 

Türkiye’nin uzun yıllara dayanan gerçek anlamda bir demokrasi ve adalet sorunu var.

Her 10 yılda bir darbe olması, muhtıralar, 367 gibi antidemokratik kararlar, ülkenin kapatılan parti mezarlığına dönmüş olması… Bütün bunlar ülkede hukukun ve demokrasinin pek de sağlıklı işlemediğinin göstergesiydi.

Evet demokrasi eksikti, hukuk hiçbir zaman tam bağımsız değildi, güç kimdeyse yargı onun borusunu öttürüyordu.

Fakat yine de toplumun bir kesiminde işlerin zaman içerisinde düzeltilebileceğine dair hep umut vardı.

Bu umudu taşıyanlar bir anlamda bunun mücadelesini veriyordu.

Referandumla rejimin değiştirilip ‘tek adam rejiminin’ tesis edilmesi ‘düzeltilebilir’ umuduna büyük darbe vurdu.

Çünkü demokrasi ve bağımsız yargı adına elimizde var olan küçük kırıntılar esasında referandumdaki rejim değişikliğiyle ortadan kaldırılmıştı.

Demokrasi adına elimizde son olarak bir tek sandık kalmıştı.

YSK’nın haksız, hukuksuz şekilde aldığı iptal kararı esasında son kalan bu şeye yani sandığın meşruiyetine büyük darbe vurdu.

Daha doğrusu ‘tek adam’ rejimlerinde işlerin nasıl yürüdüğünü, nasıl yürütüleceğini de göstermiş oldu.

Esasında bu son karar ülkenin referandumla girdiği o karanlık tünelin dehlizlerinden gelen ürpertici bir sesten başka bir şey değil.

Kişisel kanaatim bu sesin duyulması açısından bu ‘hukuk cinayetinin’ işlenmesi iyi de oldu.

Çünkü sanatçıların, iş dünyasının, kimi yazarların, gazetecilerin, kanaat önderlerinin ülkede tam olarak ne olduğunu görmesini, tatsız, ürkütücü her ne kadar sandık meşruiyetine zarar verici bir karar olsa da daha büyük tahribatlar yaşanmadan durumun vahametinin kavranmasını sağladı.

Tekrar edeyim: Mesele artık demokrasinin, bağımsız yargının zarar gömesi, İstanbul seçimlerini kimin kazanıp kimin kaybedeceği meselesi değil.

Esas mesele ülkenin referandumla girdiği bu karanlık tünelden daha büyük felaketler yaşanmadan nasıl çıkacağı meselesi.

Hal buyken “Her şey güzel olacak” demek, bu temenni ile yaşamak yeterli değil.

Umutlu olmak, iyimser olmak, girilen bu tünelden çıkılacağını varsaymak elbette ki çok önemli.

Fakat “Her şey güzel olacak” demekle her şey ne yazık ki güzel olmuyor.

Bu umudu gerçeğe dönüştürecek adımlara, politikalara, yaklaşımlara ihtiyacımız var.

Bu çerçevede hepimize düşen sorumluluklar var.

YSK kararı sonrası oluşan hava bu kararın getirdiği farkındalık… Bütün bunları ülkede gerçek bir demokrasinin, bağımsız yargının inşası için fırsat olarak görmek ve ona göre tutum belirlemek gerekiyor.

Çünkü demokrasi olmadığında nelerin olduğunu, bağımsız yargı olmadığında nelerin yaşanabildiğini, özgürlükler kısıtlandığında nerelere sürüklendiğimizi, yaşamımızın nasıl cehenneme döndüğünü hepimiz yaşadığımız acı tecrübelerle görmüş olduk.

Toplumun bütün kesimleri farklı dönemlerde bu değerlerin tam olarak yerleşmemiş olmasının bedelini ödedi.

Esasında ödenen her bedel Türkiye’nin ödediği bedeldi.

Bütün ödenen o bedellerin birikimiyle oluşan bir tablo var.

Şimdi hepimiz bu tablonun dayattığı ağır fatura ile karşı karşıyayız.

‘Her şey güzel olacak’ gibi temenniye dayalı bir sloganla bu faturayı ortadan kaldıramayız.

Peki bu karanlık tünelden çıkmak için nasıl bir politikaya, yaklaşıma ihtiyaç var?

Yukarıda da dediğim gibi bu artık İstanbul meselesi değil, Türkiye meselesi.

Türkiye’nin istikametini herkesin eşit, özgür olduğu demokrasinin, bağımsız yargının, kurumların, kuralların olduğu bir ülkeye döndürme meselesi.

Bütün bunları yapmak için toplumsal anlayış dönüşümüne ihtiyaç var.

Dahası bu değerlere dayalı anlayış çerçevesinde toplumsal bütünlüğe ihtiyaç var.

Bu çabanın bir makamı ele geçirme, kazanma çabası olmadığını, Türkiye’nin nasıl bir ülke olup olmayacağı meselesi olduğu gerçeğini toplumun bütün kesimlerine hissettirmek ve “Sen de gel” diyerek herkesi bu mücadeleye ortak etmek gerekiyor.

Kimsenin geçmişine, kimliğine, inancına, yaşam tarzına, mezhebine bakmadan “Gel el ver ülkemizi beraber yeniden inşa edelim” diyecek bir anlayışa ihtiyaç var.

Bunun için kimlik, inanç, ideoloji eksenli ‘biz ve onlar’ ayrımını bir tarafa bırakıp evrensel değerler çerçevesinde toplumun bütün kesimlerini için alacak yeni bir ‘biz’ anlayışı oluşturmalı.

Sanatçıların, iş dünyasının, akademisyenlerin seslerini yükseltmeleri elbette çok kıymetli.

Fakat bu, sadece bir sloganı, temenniyi paylaşmak veyahut bir kişiye övgü düzeyinde kalmamalı.

Diğer taraftan sadece bu insanlar üzerinden bir atmosfer oluşturma çabasının da yeterli olmadığını dahası ters tepecek bir kutuplaşmaya neden olacağını düşünüyorum.

Esas ittifak toplumun farklı kesimleriyle olmalı.

Toplumun bir kesiminin yenildiği başka bir kesiminin kazandığı ya da bunun bir partinin, bir kişinin kazancı veyahut kaybı değil ülkenin kazancı veyahut kaybı meselesi olduğu fikri bütün içtenlikle, samimiyetle anlatılmalı ve gösterilmeli.

Kişilere hayranlık, abartılı övgüler… Bütün bunların farklı toplum kesimlerinde savunma mekanizmasını tetiklediğini yani herkesi kendi hayran olduğu kişileri savunma psikolojisine sürüklediğini görmeli ve bu tür abartılı övgülerden kaçınılmalı.

Farklı dönemlerde toplumun farklı kesimleri mağdur olduğu için mağdur edebiyatının mağduriyetler yarışına neden olacağından mağduriyet vurgusundan özenle kaçınılmalı.

Çünkü mağdur olan, zarar gören bir kişi, bir parti değil Türkiye.

Dahası mağdur olduğumuz veyahut ‘bize’ yapılan haksızlığı gidermek için değil, demokrasi, hukuk, özgürlük, eşitlik gibi değerlerden uzaklaşmış bir ülkenin yaşayacağı tahribatı engellemek için bir çaba içinde olduğumuz hissi topluma yansıtılmalı.

Toplumdaki kutuplaşma nedeniyle bilginin, belgenin bir kıymeti olmadığını esas olan toplum psikolojisini yönetmek olduğunu fark etmeli, söz ve davranışları buna göre belirlemeli.

Bunun ‘sen-ben’, ‘biz ve onlar üzerinden yürütülen bir iktidar kavgası değil, hepimizin geleceği, yaşamı, ülkemizin selamete çıkma meselesi olduğu anlayışı sıklıkla vurgulanmalı.

Kimliklere, değerlere, inançlara saygı göstermekle beraber bunları ön plana çıkaracak sembollere vurgu yapmaktan özenle kaçınılmalı.

Saygı göstermek ile bu değerleri istismar etmek arasındaki ince çizgi özenle korunmalı.

Yani bir gün Anıtkabir’i ziyaret edip bir başka gün camide Kur’an okuyup bir başka gün Cem evine gitmek değil tam tersine bu değerlerin hepsinin çok kıymetli, çok değerli olduğunu kabul edip siyasette kullanılmaması gerektiğini topluma anlatmalı ve bu vesileyle semboller üzerinden oluşan ayrımcılık ortadan kaldırılmalı.

Ama bütün bunları tek bir kişiden yani Ekrem İmamoğlu’ndan bekleyemeyiz.

Yukarıda da dediğim gibi hepimize sorumluluk düşüyor.

Ekrem İmamoğlu’nun toplumda gördüğü ilgi, alaka esasında toplumun bu tür bir anlayışla yapılacak siyasete ne kadar açık olduğunun da göstergesi.

Bunu fark edip herkesin benzer anlayışla hareket etmesiyle bu dönüşümü sağlayabiliriz.

Yazımın sonunda tekrar edeyim: 23 Haziran seçimini sadece İstanbul belediye başkanlığını kazanma seçimi değil, toplumun farklı kesimlerine ulaşmanın, taşıdığımız endişeye onları ortak etmenin bir süreci olarak görmeliyiz.

Umudumuzu da, iyimserliğimizi de, heyecanımızı da uzun süreli bir demokrasi, hukuk, özgürlük ve refah mücadelesine dayanıklı ve hazır hale getirmemiz gerekiyor.

Çünkü ülkemiz herkes için yaşanabilir olduğunda, demokrasi, hukuk, eşitlik, özgürlükler gerçek anlamda tesis edildiğinde nihayetinde ekonomik refah yükseltildiğinde her şey güzel olacak.

Yoksa İstanbul belediye başkanlığını başka bir parti ya da kişi kazandığında değil. 

KAYNAK: www.diken.com.tr

 

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..